Günahlar!

DOSTLARI ÜZMENİN, DÜŞMANLARI SEVİNDİRMENİN VASITASI: Günahlar!

AKIL, VİCDAN VE HİSLERE HİTABEDEN TEBLİĞ

Tebliğ; akıl, vicdan ve hissiyata tesir edebilecek durumda olmalı. Evet, yapılan tebliğ aklı ikna etmekle beraber vicdanı da tatmin etmelidir. Kalbe gıda olup onun alacağı kudsî lezzetleri vermekle beraber, nefis için de hayırlara müşevvik olmaya, günahların içindeki elem ve sıkıntıları göstererek onlardan vazgeçirmeye vesile olmalıdır.

Mesela, dinleyenleri günahlardan vazgeçirmek için şöyle bir usûl takip edilebilir. Malumdur ki her dost, dostunun mes’udane hayatından lezzet aldığı gibi, onun zarara düşmesini de istemez. Eğer o dostu bilerek veya bilmeyerek bir zarara düşerse ve bir sıkıntıya maruz kalırsa onun çektiği elem ile de müteellim olur.

Öyle ise şöyle bir düşünelim; insanın en büyük dostu kimdir? Şüphesiz, bu soruya “Dost istersen Allah yeter” gerçeğine binaen her mü’min “Allah” diye cevap verecektir. Allah kimin dostu ise -ki umum âlemde bir karış boş yer yok, hepsi meleklerle doludur.- bütün o melekler de onun dostlarıdır. Yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya, had ve hesaba gelmeyen ehl-i iman ve Allah’ı bir bilip seven bütün mahlûkat da onun dostlarıdır.

BAZI FİİLLER GÜNAH OLDUĞU İÇİN Mİ ZARARLI, ZARARLI OLDUĞU İÇİN Mİ GÜNAH?

Ancak bu kişinin düşmanı ise Allah’ın da düşmanı olan şeytan ve yardımcılarıdır. Bilindiği gibi dünya imtihan yeri olduğundan o imtihanın gerçekleşmesi için Allah’ın (cc) haram ve günah saydığı şeyler vardır. Allah bazı fiilleri yasakladığı ve günah olarak bildirdiği için onları zararlı hale getirmiştir. Gerçekten akıl ve mantığımızla düşündüğümüzde bakıyoruz ki bütün o günahların hepsinin de insana büyük zararları vardır. Ve yine bir kısım şeyleri de helâl ve sevaplı yarattığı için onları da hikmetli ve faydalı bir duruma getirmiştir. Çünkü Cenâb- ı Hakk bir varlığa iyi ve güzel dedikten sonra o iyi ve güzel oluyor, bir varlığa da kötü ve çirkin dedikten sonra o da kötü ve çirkin oluyor. Bu hakikate binaen bir insan herhangi bir günah işlediği zaman kendisine zararı olduğuna göre acaba başta Allah olmak üzere bütün o dostlarının onun o işlediği zarardan razı olmaları mümkün olabilir mi? Hayır, asla razı olmadıkları gibi belki o insan o günahı işlemekle bütün o dostlarını kırmış olur. Ancak Allah’ın da o insanın da düşmanı olan nefis ve şeytanı ve yardımcılarını sevindirmiş olur.

“Allah size şah damarınızdan daha yakındır.” meâlindeki âyetin ifade ettiği gibi, mağarada Rasulullah’ın “Üzülme Allah bizimledir.” hadis-i şerifi ve yine ihsan hadisindeki “Allah’ı görüyormuş gibi Allah’a ibadet et. Eğer (basiretin açık değilse) sen onu görmüyorsan, muhakkak ki o seni görüyor.” ifade edilmesine binaen bizler her an huzur-u ilahîdeyiz. İster gece karanlığı içinde olalım, ister yorganın altında olalım, ister kendisinden utandığımız hiçbir arkadaşımız yanımızda bulunmadan sokaklarda yürümekte olalım Allah mekândan münezzeh olarak yanımızda hazır ve nazırdır. O (cc) bizi görüyor. Hiçbir şey O’nun bizi görmesine engel teşkil etmiyor. Nasıl ki evimizin elektrik lambasından tâ santrale kadar elektrik telleri bulunduğu halde o kablolar santralle lambanın irtibatını kesmeye değil belki elektriğin gelmesine ve lambanın yanmasına bir vesiledir. Öyle de bizimle Allah arasındaki maddiyat Allah’ın bizi görmesine ve mekândan münezzeh olarak bizimle beraber bulunmasına bir engel teşkil etmiyor.

“EY KULUM YAPMA!”

Demek, biz bir günah işlerken Allah’ın huzurunda olduğumuz ve O bizi gördüğü hâlde biz o günahı işliyoruz. O anda şöyle bir manzara tahakkuk ediyor: Bize zararı olan o günahı işlerken Allah bizi görüyor, razı ve hoşnud olmadığı için bize: “Ey kulum! Yapma!” dediği hâlde nefis ve şeytanımız ise bizi dürterek, o günahta bulunan muvakkat ve aldatıcı lezzete binaen “Rabbini değil, bizi dinle, onu yap!” diyorlar.

İmtihanın gereği olarak Allah irademizi serbest bıraktığından biz eğer Cenâb-ı Hakk’ın emrine uyarak o günahı terk edersek hem kendimiz zarardan kurtulmuş oluruz, hem de başta Cenâb-ı Hakk olmak üzere önceden saydığımız bütün dostlarımızı da hoşnud etmiş oluruz. Ancak nefis ve şeytanımızı ve onların arkadaşlarını üzmüş oluruz. Aksi takdirde huzur-u ilâhîde olduğumuz halde irademizle nefis ve şeytanımıza uyarsak, onları memnun edersek hem kendimiz zarar ederiz hem de Cenâb-ı hakkın huzurunda “Ya Rab! En büyük dostum olarak Sen ve senin sevdiğin bütün dostlarım bu günahı işlememi istemediğiniz hâlde nefis ve şeytanımı sevindirmek için işleyeceğim.” dercesine, çok korkunç bir manzarayla karşı karşıya gelmiş oluruz. Acaba bozulmamış hangi vicdan var ki bu hakikati fark ettiği halde başta Allah (cc) bu kadar dostlarını bile bile üzsün ve başta şeytan olmak üzere bu kadar düşmanlarını da sevindirmeye razı olsun.

HER AN HUZUR-U İLÂHÎDEYİZ

Cenâb-ı Hakk’ın mekândan münezzeh olarak her an bizimle beraber olup daima bizi gözettiği İhlas Risâlesi’nde (21. Lemâ) şu mealde izah edilmiştir: İnsan, tahkiki bir iman ile Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı varlıkları tefekkür ederek, o varlıkların üzerinde her an tecelli edip icraat gösteren isimleriyle Cenâb-ı Hakk’ı tanımak, her şeyin her an bizim gibi O’nun huzurunda bulunduğunu bilmek, O’nun huzurunda başkalarından yardım gibi herhangi bir iltifat beklemenin, uygun olmadığını ve Allah’a karşı edebe muhalif bir hareket olduğunu düşünmek ile başkalarına karşı riyakârlık yapmaktan ve Onun huzurunda günah işlemekten kurtularak ihlâsı kazanır. Zira “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” şeklindeki kaideye binaen, kâinat ve kâinatın içindeki bütün varlıklar, Cenab-ı Hakk’ın aynalarıdır. Nasıl ki bir ayna her an karşısında bulunanı gösterir ve o zâtı her an o aynada görmek mümkündür. Öyle de her an değişen, tazelenen kâinat, onun içindekiler ve yeniden yapılan varlıklar Cenâb-ı Hakk’ı gösteren birer aynadır. O aynalardaki imanî bir tefekkür neticesinde bizler her an huzur-u ilahide ve gözetim altında olduğumuzu idrak ederek günahlardan ve riyadan kurtulup ihlâsı kazanabiliriz. Bu tefekkürden herkes kendi hissesine göre istifade edebilir.

Yalnız bulunduğumuz halde Cenâb-ı Hakk’ın mekandan münezzeh olarak hazır ve nazır olduğunu düşünmek, o’ndan haya ederek O’nun rızasına uygun olmayan hal ve hareketlerden sakınmanın mükafatını ifade eden bir hadis-i şerifte şöyle ferman ediliyor: “Allah (cc), kıyamet günü gelince benim ümmetimin bir taifesi için kanatlar yaratır. Kabirlerinden cennetlere uçarlar. Oralarda gezerler. Diledikleri gibi nimetlerden istifade ederler. Melekler onlara derler ki “Cehennemi gördünüz mü?” “Görmedik” derler. “Sıratı geçtiniz mi?” “Geçmedik” derler. “Siz kimin ümmetindensiniz?” diye sorarlar. Onlar “Biz Hz. Muhammed (asm) ın ümmetindeniz” derler. Melekler: “Dünyadaki ameliniz ne idi, bize söyler misiniz?” derler. Onlar: “Bizde iki haslet ve özellik vardı ona binaen Allah bizi fazlıyla, rahmetiyle bu makama ulaştırdı.” Diye cevap verirler. “Peki onlar nedir?” diye sorarlar.

Cevaben: “Biz yalnız kaldığımızda (Allah bizi gördüğünden) günah işlemekten haya ederdik. Ve az olan kısmetimize de razı olurduk.” derler. Melaikeler: “Bu makam hakkınızdır.” diye söylerler. (Şir’atül-İslam, sh:379)

Aslında hatanın küçüğüne büyüğüne bakmaktan ziyade, kimin yanında ve kime karşı işlendiğine bakmak icab eder. Hatta sigara içmeyi küçük bir hata sayan bir adam dahi, büyük bir zatın huzurunda onu içmeyi büyük bir hata kabul eder.

BU MELANET SİGARA BENİ ÖLDÜRÜYOR!”

Günahlardan sakınmayı bu tarzda anlatmanın çok müessir olduğunu gösteren küçük bir numûneyi misal olarak anlatmak uygun olacaktır:

Bir zamanlar bir dükkânın kapısında yaşlı ve hasta bir amcanın durmadan öksürdüğünü ve zorlukla ayakta kalmaya çalıştığını gördüm.

“Bu halin nedir?” diye sorunca:
“Hiç sorma, bu melanet olan sigara beni öldürüyor.” dedi.

Ben de ona, “Sigaranın, eli, ayağı, gücü ve silahı yok ki gelsin seni öldürsün, zira ayaklarıyla dükkâna giden, eliyle de parayı çıkarıp sigarayı alan ve düşmanının evini yakmaya çalışır gibi vücuduna zarar vermek için o sigarayı ağzına koyup yakan sensin. Demek sen kendi kendini öldürüyorsun ve kendi elinle intihar ediyorsun.” dedim.

O da; “Bir ara sigarayı terk ettim, fakat bende unutkanlık meydana geldi onun için tekrar başladım.” dedi.
Ben de ona; “Amca bunlar nefsin hileleridir, desiseleridir. Sigarayı terk etmek unutkanlık getirmez. Velev ki unutkanlığa da sebep olsa, yine de terk etmek icap ediyor. Bak Seni perişan ediyor neredeyse ölümüne sebep olacaktır. Şüphesiz unutkanlık, perişan olmaya, ölmeye tercih edilir. Onun için sigarayı terk etmekten başka çaren yoktur. Hem sana güzel bir açıklama yapayım, sigara içeceğin zaman onu düşünsen, inşallah sigaradan kurtulursun.” dedim ve ona sordum: “İnsanın en büyük dostu kimdir?” “Allah’tır” diye cevap verdi.

Bunun üzerine yukarda geçen açıklamayı kendisine anlattım. İşte sigara içeceğin zaman Allah’ın huzurunda onun istemediği ve sana da zararı olan bir işi yaptığını ve bu hareketinle başta Allah olmak üzere bütün dostlarını üzdüğünü ve şeytana uyarak bütün düşmanlarını sevindirdiğini düşün, eğer bu manzarayı bile bile vicdanın kabul ediyorsa, o zaman içebilirsin. Şeklinde bir izahta bulundum. O da; “Allah razı olsun” dedi ve ayrıldık.
Üç ay sonra bir otobüs durağında onunla karşılaştım, beni tanıdı. Yanıma geldi, bana sarıldı Ve: “Allah senden razı olsun. O günden sonra sigarayı terk ettim, Elhamdülillah iyileştim.” diyerek bana bol bol dua etti.
Cenâb-ı Hakk hepimizi rızasına uygun olmayan bütün günah ve seyyiattan muhafaza eylesin. Rızasına uygun ve Habîbini hoşnud edecek ibâdet ve hareketlerde bulunmayı ihsan eylesin. Âmin. Bi hurmeti seyyidil murselin.