Miraç Mucizesi

 

Sual: Miraç mucizesi ne zaman ve nasıl gerçekleşmiştir?

Cevab: Miraç mucizesi, Hicretten 1,5 sene önce, Receb ayının 27. Gecesi, Resûlullah (sav) Mekke’de iken gerçekleşmiştir. O gece Cebrail (as), Burak adı verilen bir Cennet bineği ile Resul-ü Ekrem (asm)’ı alarak önce Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya götürmüştür. Yolculuğun bu kısmına gece yürüyüşü manasında “İsra” adı verilir. Burada bütün Peygamberlerin ruhlarına (as) imam olarak namaz kıldırdıktan sonra semaya yükseltilmiş, yedi kat semayı geçmiş, Cennet ve Cehennem’i, Sidretül Münteha’yı görmüş; daha sonra Arş-ı Alâ’yı da geçerek bütün kâinatı geride bırakmış, Kab-ı Kavseyn denilen makamda Allahü Tâlâ ile perdesiz olarak görüşmüş, nihayetsiz güzel olan Cemal’ini görmüş ve kelâmını işitmiş, Rabbi’nin sohbetiyle müşerref olmuştur. Bu uzun yolculuktan dönüşü ise bir anda gerçekleşmiştir. 

Sual: Miraç mucizesi Kur’an’da açıkça anlatılıyor mu?

Cevab: İsra suresi, Miracın Kudüs’e kadar olan ilk kısmını açıkça anlatan bir ayetle, şöyle başlar: “Kendisine âyetleri¬mizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Mu¬ham¬med’i) bir gece Mescid-i Harâm’dan, etr⬬fını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya (İsrâ -gece yürüyüşü- ile) götüren (Allah, her türlü noksanlıktan) mü¬nez¬zehtir.” Ayetteki bu gayet açık ifadeler sebebiyle İslam âlimleri, İsra’yı, yani bir gecede Mescid-i Aksa’ya gittiğini inkâr eden kâfir olur demişlerdir. Çünkü bu inkâr, Kur’an’ı yalanlamak manasına gelir.

Miraca yükselişi ise Kur’an’da Necim Suresi’nde şu ayetlerle anlatılır: “Kendisine (o vahyi), kuvveleri şiddetli, mükemmel bir akla sâhib olan (Cebrâîl) öğretti. Bunun üzerine doğruldu. Ve o, en yüksek ufuk¬ta idi. Sonra yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, kāb-ı kav¬seyn (iki yay) kadar veya daha da yakın oldu! İşte (Allah) kuluna vahyettiğini, vahyetti. (Gözleriyle) gördüğünü, kalb(i) yalanlamadı.” 

Bu ayetlerde, Peygamberimiz (sav)’in ismi açıkça zikredilmediğinden ve mevzu bir derece kapalı olduğundan, İslam âlimleri miracı inkâr eden kâfir olmaz, fakat ehl-i bid’a olur demişlerdir.

Sual: Peygamber Efendimiz (sav)’in miraca çıktığını inkâr eden bir dinsize miraç nasıl isbat edilebilir?

Cevab: Mi’rac mes’elesi, imanın temel rükünlerini kabul etmeyen dinsizlere bizzât isbat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melaikeyi kabul etmeyen veya semavatın varlığını inkâr eden kimselere Mi’racdan bahsedilmez. Öncelikle imanın rükünleri isbat edilip daha sonra miraç onlara dayanarak isbat edilebilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Miraç Risalesi’nde bu yolu takib ederek miraç gibi kabulü en zor bir meseleyi, dinsiz birinin dahi kabul edebileceği bir katiyetle isbat etmiştir. 

Sual: Miracın hakikati nedir? Miraç deyince ne anlamamız gerekir?

Cevab: Miraç, Peygamber Efendimiz’in (sav) mânevî makamlarda ve kemalat mertebelerinde yükseldiği mânevî bir seyahattir. Yani sıradan bir yolculuk değil, bir terakki, manevî bir yükseliştir. Cenab-ı Hak bu seyahatle, bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resûlüne yedi kat semadaki saltanatının merkezlerini ve oralarda tecelli eden Esmâ-i Hüsnâ’sını göstermiştir. Şâhid olduğu bütün o tecellîler, mübârek ruhundaki bütün kâbiliyetleri inkişaf ettirmiş ve kâinatta tecellî eden bütün Esma-i Hüsnâ’ya en yüksek derecelerde mazhar olmuştur. İşte bu Esma-i Hüsnâ’ya en yüksek derecede mazhariyet, mirac-ı Ahmedî sırrıdır. 

Bu şekilde manen terakki ede ede, tâ Cenâb-ı Allah ile perdesiz konuşup görüşecek bir kâbiliyete ulaşmış ve bütün kâinatı geride bırakarak Kab-ı Kavseyn makamında âlemlerin Rabbi olan Allah’ın perdesiz cemaline ve hitabına mazhar olmuştur.

Miraç ile sevgili Peygamberimiz (sav), kâinatın sultanı olan Allahu Teâlâ’yı en yüksek bir mertebede bilmiş ve tanımış, O’nun şu âlemi yaratmaktaki ilâhî maksadlarını en yüksek bir şuur ile anlamıştır. Böylelikle, umum kâinatla alakadar olan Peygamberlik vazifesinin gerektirdiği bütün bilgi ve marifetlerle en mükemmel bir şekilde donanmış olarak geri dönmüştür. 

Sual: Ehl-i Sünnet inancına göre, Allahü Teâlâ bir mekânda ve bir yönde bulunmaktan münezzehtir. Miraç ile sanki Allah’ın bir mekânı varmış ve bir yönde imiş gibi olmuyor mu?

Cevap: Hayır olmaz. Allahü Teâlâ mekândan, yön ve cihetlerden, mahlûkata benzemekten münezzeh ve beridir. Kur’an’da bildirildiği üzere, Allah kullarına şah damarından yakındır. Fakat kullar ile Allah arasında hadiste bildirildiği gibi yetmiş bin perde vardır. Yani Allahü Teâlâ yakın olduğu halde kullar perdelidir. İşte miraç, Sübhan Allahü ve Teâlâ orada olduğu için değil, o yetmiş bin perdeyi aşmak ve görüşme kâbiliyetini elde etmek için yapılmış bir seyahattir. Cennet ehli olan insanlar, perdelerin kalkması ile Cenâb-ı Allah’ın nihayetsiz güzel olan cemalini görecekler ve kelâmına muhatab olacaklardır. Hâlbuki “Cennetin çatısı arştır” hadis-i şerifinin işaretiyle Cennet Arşın altındadır. İslam âlimleri, Cennet’te olacak bu görmenin bir yön ve mekânda olmaksızın olacağını bildirmişlerdir. Kısacası Cenâb-ı Allah Cennet’te olmadığı gibi, Arş’ın ötesindeki bir mekânda da değildir. Nasıl olduğunu idrâk edip anlayamayacağımız bir şekilde her şeye her şeyden yakındır ve mekânda münezzehtir.

Sual: Resul-ü Ekrem (asm) miraç gecesinde Allah’ı gördü mü?

Cevap: Peygamberimiz (sav)’in o gece Allah’ı gördüğü kesin ve şüphesiz bir hakikattir. Bu konuda ilk dönem âlimlerinden bazıları karşı görüş beyan etmişse de sonraki gelenlerden, İmam Eş’arî, Abdülkâdir-i Geylânî, İmam-ı Rabbânî, Taftazânî, Mevlana Halid-i Bağdadî, İmam Nevevî gibi ehl-i sünnetin büyükleri gördüğünde ittifak etmişlerdir. Nevevi şöyle demiştir: “Âlimlerin çoğuna göre Hz. Peygamber (sav), Rabbini görmüştür.” 

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de Resul-ü Ekrem (sav)’in miraç gecesinde Allah’ı gördüğünü, Miraç Risalesi’nde şu ifadelerle açıklamıştır: “Sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemal-i İlahîye (Allah’ın güzelliğini görmeye) mazhar olarak (kavuşarak), fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.”

Sual: Allahü Teâlâ her şeyden yakın olduğu halde, Hz. Peygamber (sav) neden o kadar yol gitmiştir?

Cevap: Bu suale Üstad Bediüzzaman şöyle cevap verir:
“Cenab-ı Hak her şeye, her şeyden daha yakındır. Fakat her şey, ondan nihayetsiz uzaktır. Nasıl ki Güneş’in şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki ayna vasıtası ile seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki ayna-misal senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakki etsen (yükselsen), Kamer (Ay) makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukabele (karşılaşma) noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi âyinedarlık (aynalık) edebilirsin. 

Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed (Ezel ve Ebed Güneşi) olan Zât-ı Zülcelal her şeye her şeyden daha yakın olduğu halde; her şey ondan nihayetsiz uzaktır. (…) Hem meselâ: Bir nefer, kumandan-ı a’zamın (başkomutanın) şahs-ı manevîsinden (rütbesinden) çok uzaktır. O nefer, kumandanını onbaşılıkta gördüğü küçük bir numune ile gayet uzak bir mesafede, manevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakikî onun şahs-ı manevîsiyle kurbiyet (rütbesine yakınlık) ise; mülazımlık (teğmenlik), yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok meratib-i külliyeden (büyük rütbelerden) geçmek lâzım geliyor. Hâlbuki kumandan-ı a’zam; emriyle, kanunuyla, nazarıyla (bakışıyla), hükmüyle, ilmiyle, sureten (görünüşte) olduğu gibi manen de kumandan ise, bizzât zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür.” 

Ayrıca Dünya ve içindekilerin, Cenab-ı Allah’ın perdesiz tecellisini kaldıracak kabiliyete sahip olmadığına şu ayet delalet eder: “Mûsâ ta‘yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: “Rabbim! Bana (ken¬dini) göster; sana bakayım!” dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “(Sen) beni (bu dünyada) aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o) yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü!” Elmalılı bu âyeti tefsir ederken, “Demek ki Musa, dağ dolayısıyla olan bir dolaylı tecelliye bile dayanamayıp bayıldı, tam ve mutlak bir zatî tecelli olsaydı (Allah’ın zatı görünseydi), bütün dünya ve muhtemelen bütün kâinat bir anda yok olacaktı” demektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Resûl-ü Ekrem (asm) efendimiz, yetmiş bin nuranî perdeleri aşarak perdesiz görüşmeye imkân veren bir mertebeye yükselmek ve vazifesiyle alakalı olan bütün âlemler ona gösterilmek için miraca yükselmiştir. 

Sual: Bir insan, bedeniyle birlikte o kadar mesafeyi nasıl gider, gelir?”

Cevab: Koskoca dünyaya saatte yüz bin kilometreden fazla mesafeyi kat ettiren ve bütün zerrelerle yıldızları nihayetsiz kudretiyle tutup çeviren Allah’ın nihayetsiz kudreti, dilerse en sevgili bir kulunu, bedeniyle birlikte, şimşek gibi bir süratle, elbette Arş-ı Azam’ına yükseltebilir? Cebrail (as) ve melekleri bir Kadir gecesi içerisinde Arş’tan yere indiren ve geri döndüren Rabbimiz bundan âciz değildir. Sevgili Peygamberimiz (sav) Miraçtaki bu sürate işaretle, Burak namındaki bineğin adımını gözün gördüğü son noktaya attığını heber vermiştir. 

Sual: Peygamberimiz (sav) velîlerin kalb ve ruhlarıyla manevî miraç yaptıkları gibi değil de ne için bedeni ile beraber gitmiş?

Cevab: İnsan bedeni görmek, işitmek gibi ruhun hadsiz vazifelerini yapmasında bir vasıta hükmündedir. Madem miraca Allah’ın saltanatının gökteki acaib eserlerini ve harikalarını görmek, işitmek ve şâhid olmak üzere gitmiştir bunun en mükemmel ve kusursuz şekli bedeninin, gözü ve kulağının da ruhuyla beraber gitmesidir. Nasıl ki Cennet’te, hikmet-i İlahiye cismi ruha arkadaş ediyor. Çünkü ruhun en mükemmel çalışması ve en tamam istifadesi cisimledir. Aynı hikmete binaen miraca bedeniyle birlikte çıkması miracın en mükemmel şeklidir. 

Sual: Mi’racın hikmeti nedir? Cenâb-ı Allah Miracın olmasını ne için dilemiştir?

cevab: Allahu Te’alâ miraç ile mahlûkatın en şereflisi olan insan nev’i içinden en seçkin ve en sevgili kulunu onlar namına bir temsilci yaparak şu kâinat kitabının bütün sayfalarını kendisine okutmuş ve bütün âlemlerini seyrettirmiştir. Bu okuma ve seyir ile kâinatın yaratılışındaki bütün maksadlar ona ve onun vasıtasıyla insanlara bildirilmiştir. Hz. Muhammed (sav)’in bütün kâinatı geride bıraktığı bu seyahatiyle, O’nun Allah katında ne kadar değerli ve ne kadar sevgili olduğu ve bütün insanların onu kendilerine mutlak numune almaları gerektiği apaçık bir şekilde gösterilmiştir.

Sual: Mi’racın netice ve faydaları nelerdir?

Cevab: Hadsiz fayda ve neticelerinden en mühim beş tanesi şunlardır:

1- Gaybî olarak inandığımız Allah, melekler, cennet ve cehennem gibi bütün iman esaslarının hak ve gerçek olduğunu insan nev’ini temsilen insanların en yücesi görüp gelmiştir. 

2- Başta beş vakit namaz olarak İslâmiyet’in esaslarını, cinlere ve insanlara hediye getirmiştir. 

3- Vaat olunan ebedî ahiret saadetini bizzat görmüş ve ebedî saadetin varlığının hak olduğu müjdesini cin ve inse hediye etmiştir. 

4- Allah’ın cemalini görmek meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mümine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir.

5- İnsan, kâinat ağacının en kıymetli meyvesi olduğu ve Allah’ın en sevgili kulları oldukları, Mi’rac ile anlaşılmıştır. 
Yüce Rabbimiz O miraç sahibinin hürmetine, kendisine ulaştıracak manevî miraçları bizlere ihsan eylesin. Amin

Sene hüzün yılı diye adlandırılan bi’setin onuncu yılını biraz geçmiş. Bu isimle adlandırılmasının sebebi, Kâinatın Efendisi’ni üzen birçok hadise o zaman olmuş; oğulları Kasım ve Abdullah vefat etmiş, kendisini yetim ve öksüz kalmasından o yana himaye eden amcası vefat etmiş, yaşadığı her zorluğu onunla paylaşan hanımı Hz. Hatice (r.a.) da vefat etmişti.

İşte bu sıkıntılı günlerin ardından bir gün, Recep ayının yirmi yedisi; vakit gece yarısı…Kabe-i muazzama’nın Hatim kısmında kırık bir gönül, teselli dergahına sığınmış yatıyordu. Ama bu kırık kalbi teselli edecek zat onun için büyük bir davet hazırlamıştı. Ve bunun ilk aşaması Cebrail (a.s)’ın onun kalbini yarıp zemzemle yıkaması ve hikmetle doldurmasıydı.

Bu gece yürüyüşü vuslat yolculuğuydu… Ve bu yolculuğun bineği olan Burak, adımını, gözün erişebileceğinin daha ilerisine atıyordu. İlk durakları çevresi mübarek kılınan ve peygamberlerin namazgâhı olan Mescid’i Aksa’ydı. Bütün peygamberler oradaydı ve onu bekliyorlardı. O Zât-ı Kibriyâ bütün peygamberlerin Şeriatlarının asıllarının varisiydi ve mukaddes buluşmada onlara imam olmasıyla Cenâb-ı Hak Onun, bütün enbiyanın reisi olduğunu bütün kâinata ilan ediyordu.

Aslında O, Rabbine insanlar içinde en yakın olanıydı, Ama bu yükselişi ümmeti ve tüm insanlığın sözcüsü ve temsilcisi olarak gerçekleşiyordu. Bu kumandanlığa liyakati en fazla olandı. Getirdiği nur; âlemi karanlıktan çıkarmış, insanı, hayvaniyet mertebesinden insaniyete yüceltmiş, ızdırap dolu gönülleri dindirmişti. Kendi asrı ve sonraki yüz yıl içerisinde Müslümanların sahip oldukları topraklar roma devletinin topraklarından fazla ve bu dine inanlar insanlığın beşde birinden fazlaydı.

Onu davet eden sultanın saltanatı öylesine büyüktü ki idaresindeki her daireyi, saltanatının tüm merkezlerini ona göstermek ve imanın bütün hakikatlerini aşikar olarak, tüm peygamberler, melekler, cennet ve cehennem, kaza ve kader defterlerini ve kendi cemal-i şahanesini gösterecekti.

Atık o ulvi yükseliş vaktiydi ve Cebrail (a.s) ile birlikte semavat tabakalarında yolculuk vardı Her katta büyük peygamberler onu karşılamış ve hoş geldin safa geldin Salih oğul Salih peygamber diyerek iltifat etmişlerdi. Her bir semada Cenab-ı Hakk’ın o peygamberlerde gösterdiği isimleri görmüş ve o unvanla rabbinin oradaki tecellisini seyretmişti. Ve bu yolculukta onun ibadetlerine ve vazifelerini yapmasına ve sıkıntıları çekmeye sebep olan yıldızlardan daha parlak nurlu bedeni de ona arkadaşlık ediyordu.

Fezadaki devasa küreleri çekim kanunuyla birbirine bağlayıp yürüten Zat-ı Zülcelâl, elbette muhabbetinin cezbesiyle dalgalı bir deniz gibi olan sema tabakalarında gezdirerek, Habîbini Sidret-ü’l-Müntehaya kadar çıkarmıştı.

Şimdi Sidre, kendi ağacının çekirdeğini ve en güzel meyvesini görüyordu. Sidre kökleri yukarıda, dalları yaratılmış âleme uzanan yaradılış ağacıydı ve bu ağacın çekirdeği Muhammed (s.a.v) idi. İşte şimdi o meyve olan çekirdek koca kâinat kadar olan kalbinde ümmetinin muhabbetiyle bulunuyordu. Ve Rabbiyle iki yay uzaklığı kadar mesafedeyken ümmetinin selamını getirip onları da selamlayarak namazda tahiyyatta okuduğumuz duayla Cenâb-ı Hakk’la selamlaşıyor namazın, mü’minin miracı olduğunu gösteriyordu.

Ve Ümmetinin kaldıramayacağı yüklerini almasını Rabbinden talep ediyordu. Rabbimiz de kullarına namazı beş vakte indirip, Bakara Sûresi’nin son âyetlerini kelâm ederek bu isteği kabul ediyordu. Ve şirk koşmayanları cennetle müjdeleyerek Habibin’i memnun olarak ümmetine gönderiyordu. Bütün kâinat peygamberini tanımış Onun Rabbi katındaki kıymetini Miraç gibi ulvi bir hadiseyle anlamıştı. 

Resul-ü Ekrem Efendimiz döndüğünde ise Hz. Ebû Bekir gibi sıddıklar bu hediyeleri baş tacı ederken kimileri de küfrün bataklığına daha çok saplanıyordu.

Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Harâm’dan, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya (İsrâ -gece yürüyüşü- ile) götüren (Allah, her türlü noksanlıktan) münezzehtir.(1) Şübhesiz ki Semî‘ (herşeyi işiten), Basîr (hakkıyla gören), ancak O’dur.” (İsrâ, 1)

Yıl: 620, Nübüvvetin 10. yılı

Hicretten bir buçuk yıl evvel Recep ayının 27. gecesi

Hüzün yılı:
Peygamberimize (asm) Miraç ihsan ediliyor. Cenab-ı Hakk, Resulünü Miraç mûcizesi ile teselli ediyor. 

Miraç mûcizesi: Sema ehline gösterilen en büyük mûcize.

Hz. Peygamber (asm) bir gece Kâbe’nin hatim kısmında yatarken Hz. Cebrail (as) yanına gelip kalbini zemzem ile yıkıyor… Hz. Peygamber (asm) işte o an, miraca davet ediliyor.

İlk binek: Beyt’ül Makdis’e kadar “Burak” 

Yol arkadaşı: Cibril-i Emin (as)

Sirac-ı Münir (asm) Mescid-i Aksa’da tüm peygamberlere imamlık yapıyor.

İkinci binek: Miraç (merdiven)

Hz. Peygamber miraç merdivenine bindi ve Cibril ile dünya göğüne yükseldi.

Üçüncü binek: Meleklerin kanadı

Yine Hz. Cibril beraberinde Allah Resulü (asm), yedinci kat semaya yükseliyor. Semanın her katında bir ceddiyle görüşüyor. 

Birinci kat semada; Âdem (as) “Hoş geldin safa geldin salih peygamber, salih oğul” diyerek karşılıyor Efendimizi (asm) ve sırasıyla mübarek dedeleri karşılıyor Allah’ın Sevgilisi Hazreti Muhammed’i (asm)

İkinci kat semada; Hz. Yahya ve Hz. İsa 

Üçüncü kat semada; Hz. Yusuf 

Dördüncü kat semada; Hz. İdris 

Beşinci kat semada; Hz. Harun 

Altıncı kat semada; Hz. Musa 

Ve yedinci kat semada; Hz. İbrahim karşılamakta Salih oğul, Son Peygamber Hz. Muhammed’i (asm)

Dördüncü binek: Cebrail’in (as) kanadı. 

Sidret’ül Münteha’ya kadar Hz. Cibril’in (as) kanadıyla yükseliyor Resulullah Efendimiz (asm). Ahiret mekânları Cennet ve Cehennem gösteriliyor…

Son binek: Refref 

Refrefle Kab-ı Kavseyn makamına yükseliyor Allah’ın Habib’i (asm). Bu makamda yalnızca Yaradan (cc) ve Kendisi (asm).

Artık Allah Resul’ü imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makamda Zât-ı Zü’l-Celâlin sohbeti ve cemâliyle müşerref oluyor…

Dönüş:

Cenab-ı Hak (cc) Peygamber Efendimiz’e (asm) şu üç şeyi hediye ederek kullarının arasına gönderiyor; 
Elli vakit namaza denk, beş vakit namaz,

Bakara suresinin son ayetleri,

Peygamberimiz’in (asm) ümmetinden olup da, Allah’a şerik koşmayanların affolunacağı müjdesi.